Camın ışıkla etkileşiminden sanat eseri gibi binalar.
[divider2]

James Carpenter’ın, Manhattan şehir merkezindeki TriBeCa’daki ofisi pürüzlü, düz, mat, şeffaf, çeşit çeşit cam panellerle dolu. Çoğu, projelerinden topladığı örneklerden oluşuyor. Bu projeler restore edilip yeniden açılan Kudüs’teki İsrail Müzesi’nden Manhattan’ın eski mezbaha bölgesinin önemli bir noktasına yapılması planlanan 10 katlı iş hanına kadar çeşitli. Carpenter, “Bölgedeki bazı yeni yapılarla ilgili söylenen abartılı yorumlardan dolayı New Yorklular, cam bina görmekten bıkmış olabilirler” diyor. Ancak kendi tasarladığı binanın diğerlerinden farklı olacağını iddia ediyor. 30 yıldır camı yaptığı tasarımlarda kullanan Carpenter, malzemeyi diğerleri gibi bir kaplama olarak değil ışığı manipüle etmek için bir araç olarak kullanıyor. Carpenter’a göre, tipik yenilikçi mimarlar camı binalarını şeffaf hale getirmek için kullanıyorlar. Oysa onun için şeffaflık, ilgilendiği konular listesinin çok altlarında. “Benim ilgilendiğim şey malzemenin kendi üstünde veya ışık içinden geçince neler olduğu” diyor. Tasarladığı binanın inşaatına bu yıl içinde bir tepe üstüne kurulu High Line Parkı’nın kenarındaki bir arsada başlanması planlanıyor. Binanın aldığı ışığın bir kısmını “özelleştirip” içerde kullanmaktan ve kalanını da yüksek teknoloji ürünü cam sandviçlerden geçerek değişime uğrayarak halkla “paylaşmaktan” bahsediyor. Aynı yöntem, olağanüstü bir şekilde berrak olan dış cephesiyle ünlü, Aşağı Manhattan’daki 7 Dünya Ticaret Merkezi’nde kullanılmış. Bu binadaki mavi pervazlar, dış kaplamanın birkaç santim dışından sarkıtılmış şeffaf cam levhaların arka kısımlarına doğru ve içinden geçerek ışığı yansıtıyor. Carpenter, ortaya çıkan etkiye, “hacimsel ışık” diyor. Carpenter, binanın mimarı David Childs’la birlikte çalışmış. Yakın zamana kadar 61 yaşındaki Carpenter’ın kendi binalarını tasarlamamış. Tasarımlarında sadece cam sanatçısı olarak yaşadığı deneyimlerden değil aynı zamanda Moshe Safdie, Richard Meier ve Norman Foster gibi mimarlarla çalışarak kazandığı terrübeleri kullanıyor. 10 yıllık bir planlama ve yapım aşamasından sonra, kısa süre önce yeniden açılan İsrail Müzesi’nin geniş kapsamlı restorasyonu, sanatçının şimdiye kadar gerçekleştirdiği en büyük proje. Lisanslı bir mimar olmasa da şirketinde çalıştırdığı birkaç mimar var ve yerli mimarlarla da çalışıyor. İsrail’deki müzenin 100 milyon dolarlık restorasyonunun çoğu Carpenter’ın kontrolünde gerçekleşti. 1965 yılında açılan İsrail Müzesi, Rusya doğumlu İsrailli mimar Alfred Mansfield’in tasarladığı bir dizi taş bina ve Avusturyalı-Amerikalı Frederick Kiesler’in (Armand P. Bartos ile birlikte) tasarladığı çadır benzeri yapıdan oluşuyor. Porselen bir kavanozun kapağını andıran bu yapıda, Ölü Deniz’de bulunan Kumran Metinleri sergileniyor. Bu müseye çok büyük önem, hatta kutsallık yükleniyor. Ancak binalar birbirinden ayrı bir şekildeydi ve bugünün ziyaretçilerini beklediği havalandırmalı koridorlarla birbirlerine bağlanmıyorlardı. Carpenter’ın görevi, müze kompleksinin görünüşünü bozmadan modernleştirmekti. Bu alandaki göreceli deneyimsizliği, Carpenter’a bir avantaj sağladı. 22 yıl New York’taki Modern Sanatlar Müzesi’nin müdürlüğünü yaptıktan sonra, 1990’lı yıllarda İsrail Müzesi’nin müdürü olan James Snyder, “Carpenter’ın, müzemize daha önceden var olan bir tarz getiremeyecek olması, bu projeyi kazanmasına yardımcı oldu” diyor. Snyder, sanatçıyı Manhattan’da inşa edilen ve yeraltı geçitlerine gün ışığı yansıtması için bir kubbe tasarladığı Fulton Caddesi Transit Merkezi’yle ilgili yazılan makale sayesinde öğrenmiş. Müdür, binaları birbirine bağlamak için koridor gerektiği için, benzer bir yöntemin müzede de işe yarayabileceğini düşünmüş. Bu cam koridorlar şimdi müzenin orijinal binalarla birlikte, Carpenter’ın tasarımı olan 5 cam binayı da birbirine bağlıyor. Koridorlardan birinde ışığı kırarak yansıtan buğulu dökme cam kullanılmış. Güneşin insanı fenalaştırabileceği kadar güçlü olan bölgede sanat eserlerini belirgin hale getirmek için ışığı kullanmak için biraz zorlanmış. Önceki mimar Mansfield’in bu soruna çözümü taş yapılarının üst kısmına dar pencereler yapmaktı. Carpenter, yapılarını doğal olarak camdan yaptı, ama onları seramikten açılır kapanır havalandırma panelleriyle çevirdi. Paneller üstten gelen ışığı içeri yansıtıyor. Bu sayede binayı çevreleyen Isamu Noguchi’nin tasarladığı heykel bahçesinin yansıması binaların içindeki eserlerin üzerinde görülüyor. Işığın binalara doğrudan girmediği düşünülürse, bu oldukça yaratıcı bir fikir. Washington’da doğup New England’da büyüyen Carpenter, Rhode Island Tasarım Okulu’nda mimarlık okumak istiyordu ve 1968 yılında oraya kayıt oldu. Ama onun ilgisini heykel stüdyosu ve özellikle de o sırada okulda ders veren cam sanatçısı Dale Chihuly çekiyordu. 1969’dan 1974 yılına kadar, iki adam bir dizi heykel üstünde çalıştı. Carpenter, ayrıca fotoğraf filmleri kullanarak kısa ömürlü çalışmalar yaptı. Bunlardan birinde, posta güvercinlerinin görüntüleri, güvercinle dolu bir kafese yansıtıldı. Burada yapmaya çalıştığı şey, “doğal bir olguyu kaydetmek ve sonra da onu zaman ve uzayda manipüle edebileceğiniz şekilde sergilemek”ti. Carpenter şu anda bina yüzeylerinde benzer bir teknik kullanıyor. 1972 yılında, heykel bölümünden mezun olduktan sonra, Rhode Island Tasarım Okulu’nda ders verdi ve Corning Cam şirketine 10 yıl danışmanlık yaptı. Carpenter’ın en sık çalıştığı mimar-patronu, Childs oldu. Onunla ilk olarak 1980’li yıllarda, Amtrak istasyonunda çalışmıştı. Childs, 90’lı yıllarda Columbus Circle’daki Time Warner Merkezi’nin önemli bir bölümünü tasarlama görevini Carpenter’a verdi. Binanın tabanındaki açık holde tavandan asılı kablolardan sarkan şeffaf cam levhalardan oluşan duvarı o tasarladı. Ve ardından, 7 Dünya Ticaret Merkezi geldi. Burada, binanın ön cephesinin yanı sıra, lobiye bakan bir kısımda sanatçı Jenny Holzer’la çalıştı. Holzer’ın yazısı, takviye duvarını gizleyen yarı saydam cam panellerin arasından görülüyor. Carpenter danışman olarak çalışmaya devam etmeyi planlasa da, kendi başına yaptığı projelerin sayıca arttığını söylüyor. Planlanmış projelerinin belki de en dramatiği, İsveç’te bir adadaki 20 yıllık bir binada kurulmuş, Danimarka’nın Bornholm Sanat Müzesi’ne yapacağı bir ilave olacak. Carpenter, “Bu adaya özgü ışığın özellikleri, 200 yıldan fazla bir zamandır, sanatçıları çeliyor” diye konuşuyor. Tasarlayacağı bina, bu ışıktan esin almış eserleri sergilemekle kalmayacak, kendisi de bir sanat eseri olacak.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Hemen Ara